Torna
i. (İtal. tornio < Lat. < Yun.) Ağaç veya mâdenî parçalara genellikle yuvarlak bir biçim vermek için kullanılan tezgâh.
Tesviye
” Hânenin masârifi hemen kâmilen kayın vâlidesi Dîdar Hanım tarafından tesviye edilir” (Hüseyin R. Gürpınar).
“Artık burada yapacak bir şeyleri kalmamıştı. Borçlarını tesviye ettiler” (Hâlit Z. Uşaklıgil).
Sukût
Duyulur şimdi bir enîn-i sukūt / Şi’rimin lerziş-i beyânında (Tevfik Fikret).
Evlendiler, seviştiler ammâ muvakkaten / Sevdâ sukūta başladı beş hafta geçmeden (Tevfik Fikret’ten).
MUSÂHİP – MUSÂHİB
Gerçek ere bir musâhip yâr gerek (Pir Sultan Abdal). Musâhibin yok mu derdin yanmaya (Pir Sultan Abdal).
müstakim
doğrulmak”tan mustaḳіm)
1. Doğru, düz: “Hatt-ı müstakim: Düz, doğru çizgi.”
2. Doğru, gerçek, hak: “Sırât-ı müstakim: Doğru yol, Hak yolu.”
3. Doğru yolda olan, doğru, dürüst, nâmuslu: Benim ammâ ki tab’-ı müstakîmim / O kenzin olsa gencûru revâdır (Hersekli Ârif Hikmet). Korkma düşmandan ki âteş olsa yandırmaz seni / Müstakîm ol Hazreti Allah utandırmaz seni (Diyarbekirli Said Paşa).
erkânıharp
Kısmetin yokmuş, erkânıharp olamamışsın (Ömer Seyfeddin).
Ordu birliklerinin savaşa hazırlanması ve savaşta yönetilmesi gibi hususları yürütmek üzere harp akademilerinde belli bir eğitimden geçirilerek yetiştirilen subay, kurmay:
Genç bir erkânıharp zâbiti idi (Reşat N. Güntekin).
Cesim
“Almanya, İspanya, hatta Portekiz ve Belçika’nın da cesim müstemlekeleri vardı”(Ömer Seyfeddin). “
Paşanın konağı bir kapısı Fındıklı’da, bir kapısı Kabataş’ta ve yukarıya açılan kapısı da Ayazpaşa’da olan gāyet cesim bir bahçenin içinde idi (Sâmiha Ayverdi).
müzeyyen
ﻦ) sıf. (Ar. tezyіn “süslemek”ten muzeyyen) Süslenmiş, bezenmiş, süslü, zînetli:
Hak Teâlâ çün yarattı Âdem’i / Kıldı Âdem’le müzeyyen âlemi (Süleyman Çelebi).
Güllerle, güneşlerle, emellerle müzeyyen (Tevfik Fikret).
Yukarıdan aşağıya yapma çiçeklerle müzeyyen pembe bürümcekler giyinmiş (Hüseyin R. Gürpınar).
Halayık
Esir edilmiş veya satın alınmış kız, kadın:
Emine Molla’nın evinde bir Çerkes halayık görüp abayı yakar (Âlî Bey).
Yanı başımızda yelpâzeler sallayan halayıklar vardı (Refik H. Karay).
Bilhassa gece yatısına geldiği zamanlar hizmetine bir veya iki halayık tahsis edilir (Sâmiha Ayverdi).
Rical
Sesi gāyet güzel olduğundan rical ve kibar konaklarında pek ziyâde kadr ü îtibar bulmuş imiş (Fâik Reşat).
Sadrâzam ile kaptan paşa ve şeyhülislâm, ulemâ ve ricâl-i devlet yine baştardeye gelip girerler ve Beşiktaş’a hareket ederlerdi (İsmâil H. Uzunçarşılı).
Odalık
Karısının ölümü üzerine aldığı odalıktan da iki kızı, bir oğlu olmuştu (Ahmed Midhat Efendi).
On beş yaşına gelince Sinan bu kızı odalık edindi (Safiye Erol).
İbrâhim Efendi karısı öldükten sonra evlenmemiş, odalıklarının silik ve şahsiyetsiz mevcûdiyetleri kadın mevzûunda ona yetip de artmıştı (Sâmiha Ayverdi).
İzhar
Açığa vurma, meydana çıkarma, gösterme, âşikar etme. Karşıtı: IZMAR:
Ne izhâra tahammül var ne de ızmâra tâkat var / Gönül izhârı güç ızmârı güç bir derde düşmüştür (…). Cehûle şan mı verir cehlin eylemek izhar (Muallim Nâci).
Saniyen
ikinci derecede, ikinci olarak.
intihab
Bu yol, bu sîne-i vahşette gizlenen reh-i nûr / Açıldı böyle ne hoş pîş-i intihâbımıza (Tevfik Fikret).
Hâkānın nasıl seçildiği, kimlerin arasından intihap edildiği, hâkānın devletin ve halkın işlerini nasıl yürüttüğü, zamânını nasıl kullandığı anlatılıyor (Orhan Ş. Gökyay).
İntihap yapıldı, toplandı meclis… (Ziyâ Gökalp).
İntihap sandıkları çiçekler ve bayrakla süslü, arkalarında papazlarla imamların yan yana durmuş akrabâları… (Hâlide E. Adıvar).
Bütün intihap dâireleri şimdi bu işin tahkîkiyle meşguldür (Refik H. Karay).
ѻ İntihap etmek: Seçmek: Mâşallah, güzel dost intihap etmişsin! (Nâmık Kemal).
MÜSTAĞNİ
Bu arzuya karşı o kız ne kadar güzel, ne derece müstağnî-mizac olursa olsun pek uzun müddet mukāvemet gösteremez zannındaydı (Hüseyin
Bu arzuya karşı o kız ne kadar güzel, ne derece müstağnî-mizac olursa olsun pek uzun müddet mukāvemet gösteremez zannındaydı (Hüseyin
–den) Müstağni olmak (bulunmak, kalmak): İhtiyaç duymaz, ilgilenmez, umursamaz durumda olmak:
Bu parçaların oraya muvakkaten konulduğunu (…) ve sütun başlıklarının o sütunlara âit olmadıklarını ve bütün parçaların Rumelihisarı’nın asıl mîmârîsinin her türlü râbıtadan müstağni olduklarını derhal anlamak için ne âlim ne de sanatkâr olmaya lüzum vardı (Yahyâ Kemal
Tabasbus
Yaltaklanma:
Lüzûmu yokken köpekler gibi / Tabasbus eyler (Ahmed Vefik Paşa).
Kuyruğunu sallaya sallaya efendisinin pabuçlarını yalayan köpeğe tabasbus pek yakışır (Ömer Seyfeddin).
istihfaf
Küçük görme, hafif bulma, küçümseme, hor görme:
Murat istihfafla dişlerini gıcırdattı (Mahmut Yesâri). Benden yaşça büyük olduğu halde onun küçükken bebekleriyle oynamasını ben istihfafla seyrederdim (Peyâmi Safâ).
Hatve
Adım:
Birkaç hatve ötede bir konak arabasının beklemekte olduğuna dikkat etti (Hâlit Z. Uşaklıgil). Kısa ve zor hatvelerle ilerliyorlardı (Hüseyin C. Yalçın). İki hatvede kapıyı açar (Hüseyin R. Gürpınar).
Rikkat
Gözlerinde hafif bir rikkat sezdim (Reşat N. Güntekin).
Acıma, şefkat, merhamet:
Dindar adam tevekkülü rikkatle herkese / Îsâ’yı çarmıhında uzaktan hatırlatır (Yahyâ Kemal).
KEYFİYET
Veli Koca selâmlıkta dizginleri kavi tutup oğlanı salıvermezken keyfiyet sarpa sarmaya başladı (Safiye Erol).
Pâdişâhın sâdık adamları keyfiyetin vehâmetini anlatmak istedikçe bu yumuşak hükümdar işin kansız olarak hallini Köse Mûsâ Paşa’ya havâle ediyordu (Sâmiha Ayverdi).
Yâver Bey keyfiyeti arzetmiş, binmiş, yola devam etmişler (Mukbil Özyörük).
Meleke insanda yerleşmiş, kökleşmiş bir keyfiyettir ki çabuk kaybolmaz (Kâtip Çelebi’den Seç.).
İSTÎCAL
Yunanlılar’ın bu dar görüşüne bakılırsa sulhü bu aylarda beklemek biraz fazla istîcal olur (Yahyâ Kemal).
(Ar. ‘acele “çabuk olmak”tan isti‘cāl) Acele etme, sabırsızlanma:
Asabî bir istîcal ile sordu (Ömer Seyfeddin).
Vapurun safîr-i müjdesi gecikenleri de istîcâle sevkeder (Hüseyin C. Yalçın).
BÂNÎ
Büyük zelzeleden sonra yeniden inşâ ettirdiği Fâtih Câmii’nde ise yine ilk bânîsinin adı yürüyüp gitmiştir (Sâmiha Ayverdi).
Ne kadar sâf idi sîmâsı bu mü’min neferin / Kimdi? Bânîsi mi mîmârı mı ulvî eserin (Yahyâ Kemal).
Lâkin bânîsi Süleyman gibi fâtih ve zengin bir pâdişah (Yahyâ Kemal).
Allahuâlem
İsmet İnönü’nün, Kuvayi Milliye Destanı’nı okuyunca, “Anadolu Savaşını Nâzım bu Destanla bir daha kazandı” dediğini Çankırı Cezaevinde işiten şair: “İsmet Paşa dua etsin ki vaktiyle kazanmış savaşı. Yoksa şimdi burada beraber olacaktık, Allahualem!”
Vâlâ Nureddin, Bu Dünyadan…
Allah daha iyi bilir ya, gāliba, zannederim ki:
“Allahuâlem, bunlar bana bir oyun hazırlıyorlar.” Allahuâlem, bunlar sağlam ayakkabı değil: –Aman deme büyük hanım (Ahmet Râsim).
SAFFET – SAFVET
Küçük Baltık memleketleri, birtakım muâhede tomarlarına sarılı birer çocuk saffetiyle mışıl mışıl uyuyorlardı (Yâkup K. Karaosmanoğlu’ndan).
Bir aceb devrindeyiz Gālib ki bezm-i âlemin / Bâdesinde rûh yok câmında safvet kalmamış (Leskofçalı Gālib).
Ben bî-azamet, o mest-i nahvet / Görmez mi bu farkı ehl-i safvet (Muallim Nâci).
Nesre en çok yaklaşan şiirin en mükemmel şiir olacağını zannetmek saffetinde bulunmuştu (Ahmet Hâşim).