03 Flashcards

(20 cards)

1
Q

alargada kalmak

A

acıkta demir atarak beklemek demektir.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
2
Q

siymek

A

(Kedi, köpek vb. için) İşemek:
Çünkü dişi keçi geçtiği yere siyer (Mahmut Yesâri).

► Siymek fiiliyle deyimler: Câmi duvarına siymek / Eceli gelen köpek câmi duvarına siyer.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
3
Q

bilkuvve

A

Düşünce ve fikir hâlinde, iş hâline geçmeden, fiil durumuna gelmeden:

“Türkçemiz bir lisandır ki bilkuvve şâmil olduğu muhassenâta göre dünyâda en birinci lisanlardan addolunmaya şâyandır” (Nâmık Kemal).

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
4
Q

Melekût

A
  1. Çok büyük, uçsuz bucaksız mülk.
  2. Hükümdarlık, saltanat, azamet, tasarruf: Melekût… tam bir hâkimiyetle saltanatın esrâr-ı idâresi demektir (Elmalılı M. Hamdi Yazır).
  3. tasavvuf. Melekler âlemi, zaman ve mekânla sınırlı olmayan, beş duyu ile idrak edilemeyen ruhlar, ilâhî kuvvetler ve mücerret varlıklar âlemi [Âlemlerin tasnîfinde âlem-i ceberut ile âlem-i nâsut arasında yer alır; âlem-i gayb, âlem-i ulvî de denir]:
How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
5
Q

Emvâl

A

Ar. māl’ın çoğul şekli emvāl) Mallar, mülkler, satın alınan şeyler:

“Emvâl-i eytam: Yetim malları.”

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
6
Q

MÜTEÂRİFE

A

(Ar. mute‘arif “herkesçe bilinen”den mute‘ārife) fels. ve mantık. Aksiyom, belit:

Her şeyin zıddıyle mâlûm olması bir müteârifedir (Fuat Köprülü).

İspat ihtiyâcından müstağni bir müteârife gibi (…) istidlâller yapıyorsun (Reşat N. Güntekin).

Asırlar boyu iffet ve ismet âbidesini taş taş ören Türk esnafının ticâret ahlâkı, o zamanlar garbın gözünden kaçmayan ve dilinden düşmeyen bir müteârife hâlinde idi (Sâmiha Ayverdi).

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
7
Q

Marsık

A
  1. argo - kara renkli, esmer (kimse), zenci.
  2. üretilirken gerektiği biçimde ve ölçüde yanmamış bulunması nedeniyle, yakıldığı zaman tüterek ve koku vererek yanan, niteliksiz odunkömürü.
How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
8
Q

Eşkin

A
  1. Açık ve düzenli adımlarla yürüyen (at): “Eşkin kısrak.” Erzurum dağından esen rûzigâr / Bağlama yolumu atım eşkindir (Karacaoğlan’dan).
  2. Atın dört naldan daha rahat ve daha az sıçrayarak düzenli adımlarla yürüme biçimini anlatır, tırıs: Eşkin yürüyüşle iki saat sonra ancak Karataş boğazına geldi. Silâhını kucağında sıkarak bismillâh… dedi (Fahri Celâl). Üç atlı, eşkin yürüyüşle Namazgâhlı kahvedeki çınarların altına indiler (Fahri Celâl).
How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
9
Q

Lenduha

A

çok iri ve kaba, kullanışsız (eşya).

(Fars. lend-i ḫār “eşeğin üreme organı”ndan [?]) Çok iri ve kaba, cüssesi çok büyük kimse veya şey [Daha çok lenduha gibi kullanılır]: “O lenduhaya hiç bir şey yakışmaz.”

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
10
Q

ATAVİZM

A

Atalara benzeme durumu, atalardaki bâzı özelliklerin torunlarda ortaya çıkması, atacılık, ceddâniyet.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
11
Q

FECİR – FECR

A
  1. Güneş doğmadan önce ortalığın ağarmaya başladığı vakit, tan vakti: Bekledim tâ fecre kadar gelmedin (Şarkı). Bir türlü yetişemem fecre kadar yürür de (Necip F. Kısakürek).
  2. Güneş doğmadan önce gün doğusunda görülen aydınlık, tan kızıllığı: Başka memleketlerde fecri yalnız kırdan şehire sebze ve meyve getirenlerin ahmak gözleri (…) tanır (Ahmet Hâşim). Ötmekte fecre karşı horozlar birer birer (Yahyâ Kemal). Ağır açılan fecirle berâber Ecevit çamlarının tuzlu uğultusundan çıktık (Rûşen E. Ünaydın).
How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
12
Q

mesîre

A

(Ar. seyr “gezmek, yürümek”ten mesіr > mesіre) Gezilip dolaşılacak yer, gezinti yeri, teferrüçgâh:

Merhum, bir gün bâzı ahibbâ ile Kâğıthâne civârında Silâhdar Ağa mesîresine gider (Fâik Reşat).

Elinde dizginler / Mesîrelerde gezer (Orhan S. Orhon).

Boğaziçi mesîrelerindeki gezintiler de bu devirde başlamıştı (Ahmet H. Tanpınar).

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
13
Q

Yapıncak

A

[Yapıncak üzümü’nden kısaltma yoluyle] Seyrek tâneli, üzeri kırmızıya çalar benekli bir üzüm türü: “Kınalı yapıncak.”

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
14
Q

nevâle

A

Gerekli yiyecek ve içecek şeyler, azık:

“İki günlük nevâlemiz kaldı.” Mâder de vererek sana nevâle / Pehlûsunu etmiyor mu bâliş (Muallim Nâci).

Toplanabilen kuş yumurtalarından nevâle yapılır (Yahyâ Kemal).

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
15
Q

Ören

A

Harâbe, vîrâne:

Karac’oğlan der ki bire erenler / Ben gidiyorum mâmur olsun örenler (Karacaoğlan).

i. (Eskiden beri kullanılan ve asıl mânâsı “dere” olan kelimenin anlamı “taşlık yer, taş yığını” ve buradan “harâbe, vîrâne” şeklinde gelişmiş olmalıdır; ören’in Farsça vîran ile bir ilişkisi yoktur)

i. halk ağzı. Ören hâline gelmiş yer, harâbelik, vîrânelik.

How well did you know this?
1
Not at all
2
3
4
5
Perfectly
16
Q

hazîre

A

Câmi, türbe ve tekke bahçelerinde etrâfı parmaklık veya duvarla çevrili mezarlık: Mezârı, Zeyrek Câmii’ne varmadan mektebin altındaki sebîlin bitişiğinde küçük bir hazîrededir (Kâtip Çelebi’den Seç.).

17
Q

meserret

A

Sevinç:

Gelmiş yüzünde nûr-ı meserret temevvüce (Muallim Nâci).

Bu tesâdüf-i mes’ûdâne Nihat’ın hayâtı içinde ne büyük bir ân-ı meserret olacaktı (Hüseyin R. Gürpınar).

Eski Türk cemiyetinde ise bu kollektif meserret köklü bir teâmüldü (Sâmiha Ayverdi).

18
Q

Hudâyinâbit

A
  1. Ekilmeden kendiliğinden biten (bitki):

“Kimsenin yed-i temellüküne geçmemiş olan dağlardaki hudâyinâbit ağaçlar mubahtır” (Cevdet Paşa).

  1. mec. Sâhipsiz, başıboş, kendi kendine yetişen (kimse): “Hudâyinâbit bir delikanlı.”
19
Q

MÜZÂHİR – MUZÂHİR

A

Arka çıkan, destek olan, yardım eden:

Sensin bana en büyük müzâhir (Abdülhak Hâmit).

Bugün Türkçülük, Halk Fırkası’na müzâhirdir (Ziyâ Gökalp)

Bu kritik anlarda bize düşen imama uymaktır, yeni hükûmete müzâhir olmak ve ona gölge etmemekten ibârettir (Burhan Felek).

20
Q

HÜSNÜKURUNTU

A

Bir durumu gerçekte olduğu veya olacağı şekilde değil kendi işine yarayacak biçimde yorma, kendi lehine yorumlama:

“Kim demiş iyi niyetli diye, o senin hüsnükuruntun.”