alargada kalmak
acıkta demir atarak beklemek demektir.
siymek
(Kedi, köpek vb. için) İşemek:
Çünkü dişi keçi geçtiği yere siyer (Mahmut Yesâri).
► Siymek fiiliyle deyimler: Câmi duvarına siymek / Eceli gelen köpek câmi duvarına siyer.
bilkuvve
Düşünce ve fikir hâlinde, iş hâline geçmeden, fiil durumuna gelmeden:
“Türkçemiz bir lisandır ki bilkuvve şâmil olduğu muhassenâta göre dünyâda en birinci lisanlardan addolunmaya şâyandır” (Nâmık Kemal).
Melekût
Emvâl
Ar. māl’ın çoğul şekli emvāl) Mallar, mülkler, satın alınan şeyler:
“Emvâl-i eytam: Yetim malları.”
MÜTEÂRİFE
(Ar. mute‘arif “herkesçe bilinen”den mute‘ārife) fels. ve mantık. Aksiyom, belit:
Her şeyin zıddıyle mâlûm olması bir müteârifedir (Fuat Köprülü).
İspat ihtiyâcından müstağni bir müteârife gibi (…) istidlâller yapıyorsun (Reşat N. Güntekin).
Asırlar boyu iffet ve ismet âbidesini taş taş ören Türk esnafının ticâret ahlâkı, o zamanlar garbın gözünden kaçmayan ve dilinden düşmeyen bir müteârife hâlinde idi (Sâmiha Ayverdi).
Marsık
Eşkin
Lenduha
çok iri ve kaba, kullanışsız (eşya).
(Fars. lend-i ḫār “eşeğin üreme organı”ndan [?]) Çok iri ve kaba, cüssesi çok büyük kimse veya şey [Daha çok lenduha gibi kullanılır]: “O lenduhaya hiç bir şey yakışmaz.”
ATAVİZM
Atalara benzeme durumu, atalardaki bâzı özelliklerin torunlarda ortaya çıkması, atacılık, ceddâniyet.
FECİR – FECR
mesîre
(Ar. seyr “gezmek, yürümek”ten mesіr > mesіre) Gezilip dolaşılacak yer, gezinti yeri, teferrüçgâh:
Merhum, bir gün bâzı ahibbâ ile Kâğıthâne civârında Silâhdar Ağa mesîresine gider (Fâik Reşat).
Elinde dizginler / Mesîrelerde gezer (Orhan S. Orhon).
Boğaziçi mesîrelerindeki gezintiler de bu devirde başlamıştı (Ahmet H. Tanpınar).
Yapıncak
[Yapıncak üzümü’nden kısaltma yoluyle] Seyrek tâneli, üzeri kırmızıya çalar benekli bir üzüm türü: “Kınalı yapıncak.”
nevâle
Gerekli yiyecek ve içecek şeyler, azık:
“İki günlük nevâlemiz kaldı.” Mâder de vererek sana nevâle / Pehlûsunu etmiyor mu bâliş (Muallim Nâci).
Toplanabilen kuş yumurtalarından nevâle yapılır (Yahyâ Kemal).
Ören
Harâbe, vîrâne:
Karac’oğlan der ki bire erenler / Ben gidiyorum mâmur olsun örenler (Karacaoğlan).
i. (Eskiden beri kullanılan ve asıl mânâsı “dere” olan kelimenin anlamı “taşlık yer, taş yığını” ve buradan “harâbe, vîrâne” şeklinde gelişmiş olmalıdır; ören’in Farsça vîran ile bir ilişkisi yoktur)
i. halk ağzı. Ören hâline gelmiş yer, harâbelik, vîrânelik.
hazîre
Câmi, türbe ve tekke bahçelerinde etrâfı parmaklık veya duvarla çevrili mezarlık: Mezârı, Zeyrek Câmii’ne varmadan mektebin altındaki sebîlin bitişiğinde küçük bir hazîrededir (Kâtip Çelebi’den Seç.).
meserret
Sevinç:
Gelmiş yüzünde nûr-ı meserret temevvüce (Muallim Nâci).
Bu tesâdüf-i mes’ûdâne Nihat’ın hayâtı içinde ne büyük bir ân-ı meserret olacaktı (Hüseyin R. Gürpınar).
Eski Türk cemiyetinde ise bu kollektif meserret köklü bir teâmüldü (Sâmiha Ayverdi).
Hudâyinâbit
“Kimsenin yed-i temellüküne geçmemiş olan dağlardaki hudâyinâbit ağaçlar mubahtır” (Cevdet Paşa).
MÜZÂHİR – MUZÂHİR
Arka çıkan, destek olan, yardım eden:
Sensin bana en büyük müzâhir (Abdülhak Hâmit).
Bugün Türkçülük, Halk Fırkası’na müzâhirdir (Ziyâ Gökalp)
Bu kritik anlarda bize düşen imama uymaktır, yeni hükûmete müzâhir olmak ve ona gölge etmemekten ibârettir (Burhan Felek).
HÜSNÜKURUNTU
Bir durumu gerçekte olduğu veya olacağı şekilde değil kendi işine yarayacak biçimde yorma, kendi lehine yorumlama:
“Kim demiş iyi niyetli diye, o senin hüsnükuruntun.”