çapaçul
Çocukken son derece çapaçul olduğum halde git- gide âdeta şıklaşıyordum (Reşat N. Güntekin).
Mûsâ gene her günkü çapaçul kılığına bürünmüş (Reşat N. Güntekin). Direklerarası gösterildiği kadar ne çapaçul ne aşağı seviyede ne de terbiyesizdi (Burhan Felek).
İÂNE
Çocuk tabiatın hârikulâde bir iânesine mazhar olarak yatağa düştüğünün on altıncı günü iyileşmeğe başladı (Nâmık Kemal). Gökten geliyor bugün terânen / Olmaz mı biraz bana iânen (Abdülhak Hâmit).
İĞVÂ
Baştan çıkarma, yolunu şaşırtma, ayartma:
… ve kābil-i kurb-i ilâh olmuş iken benden sonra iblis iğvâsına giriftar olalar (Fuzûlî). Hîç ana nazîr olmaz iken tâlii gör kim / Anı da komaz hâline iğvâ-yı zamâne (Nef’î). Gözüm açıldı, niçin beni iğvâ ettiğini anladım, yeter (Ahmed Midhat Efendi).
bîzâr
“Köhne, âvâre, bîhaber, bîzâr” (Tevfik Fikret).
“Bu sineklerden pek bîzârım” (Burhan Felek).
Dar
(Ar. dār) Birkaç bölümden ibâret mesken, ev, konak.
■
1. Önüne geldiği kelimelere “yer, mahal, mekân” anlamı katarak Arapça, bâzan da Farsça isim tamlaması şeklinde –özellikle kurum adları olmak üzere– çeşitli birleşik kelimeler yapar. Bunlardan bâzı örnekler ve daha güçlü kabul edildikleri için madde başı olarak alınanlar aşağıda gösterilmiştir:
Dâr-ı dünyâ: Bk. DÂRIDÜNYÂ. Dârü’l-aceze: Bk. DÂRÜLACEZE. Dârü’l-âhire – Dâr-ı âhiret: Öteki dünya, âhiret. Dârü’l-ahzan – Dâr-ı ahzan: Hüzünler evi (Hz. Yâkub’un, oğlu Yûsuf’u kaybettikten sonra kapandığı kulübe), külbe-i ahzan. Dârü’l-azab – Dâr-ı azab: Cehennem. Dârü’l-bedâyi: Bk. DÂRÜLBEDÂYİ. Dârü’l-bekā – Dâr-ı bekā: Âhiret.
Mahviyet
“Şecâatinde bir güzellik vardır ki îtikādımca sükût ve mahviyetten doğar”
(Cenap Şahâbeddin).
Benliği terket eğer insan olam dersen çalış / Kûşe-i mahviyyet içre i’tilâ göstermeğe (Karagöz Gazeli).
Şecâatinde bir güzellik vardır ki îtikādımca sükût ve mahviyetten doğar (Cenap Şahâbeddin).
harim
İşte o günlerde idi ki yurt aşkı ile gönül aşkı bir gün ansızın kalbimin harîminde birleşti (Aka Gündüz).
Evlendikten sonra güya hemşîresi kendisi için daha az hemşîre olacak, bir yabancıya herkesten ziyâde harim olduktan sonra ona, kardeşine bîgâne kalacak idi (Hâlit Z. Uşaklıgil).
İşte o günlerde idi ki yurt aşkı ile gönül aşkı bir gün ansızın kalbimin harîminde birleşti (Aka Gündüz).
Vardakosta
Şişman, boylu boslu, vardakosta bir karı… (Hüseyin R. Gürpınar’dan).
Teşrin
Artık ne gelen ne beklenen var / Tenhâ yolun ortasında rüzgâr / Teşrin yapraklarıyle oynar (Yahyâ Kemal).
Eski takvimde ekim ve kasım (teşrînievvel ve teşrînisânî) aylarına verilen ortak isim:
Uzun müddet güneşte pişen meyveler teşrinlere doğru tatlı renkler içinde kokulanır, ballanır (Ahmet Hâşim).
Onun içindir ki vapurumuz ılık bir teşrin havasında Marsilya’dan kalkarken eşyâmı kamarama yerleştirip… (Refik H. Karay).
müfîd
Fransa, İslavlık nâmına döktüğü para ve kanların kendisine müfit olamayacağını anlamaya başlamıştır (Ahmet Râsim).
Dediler gam giderir bâde çok içtim sensiz / Gam-ı hicrâna müfîd olmadı ol kan olmuş (Fuzûlî).
Îtimad, îtinâ, cesâret, ümmîd / Hepsi lâzım bu yurda, hepsi müfîd (Tevfik Fikret).
hicrân
Yurt hicrânı çekiyor, yabancı toprağa alışamıyor (Refik H. Karay).
Yurt hicrânı çekiyor, yabancı toprağa alışamıyor (Refik H. Karay).
Hepsi sırtında abâ günlerce / Gittiler içleri hicranla dolu (Yahyâ Kemal).
Bir hicrânım var ki ölsem yüreğimden çıkmayacak (Reşat N. Güntekin).
HEREKLEMEK
Destek isteyen veya sarılıcı bitkilerin yanına herek dikmek ve bu bitkileri hereğe bağlamak.
Herek = Bitkilerin sarılması ve dik durması için yanlarına dikilen kazık: “Fasulya hereği.” “Asma hereği.”
KÜŞÂYİŞ – GÜŞÂYİŞ
Açılma, ferahlama, açıklık, ferahlık:
Oldu şüküfte devr-i hatında gül-i murâd / Fasl-ı bahârdır yine seyr et küşâyişi (Fıtnat Hanım).
ѻ Küşâyiş bulmak: Açılmak, ferahlamak:
“Bu sâde, basit zevklerle ne de güzel tatmin olur, ferahlar, küsâyiş bulurdu” (Sâmiha Ayverdi).
rûberû
“arkadaşsızlaşma.. tehlikeli bir eğilim. kanlı canlı insanlarla ruberu etkileşim azaldıkça twitter’da birbirini zorbalayarak zaman geçiriyor halkımız.:
dünyadaki sert servet transferi ve sosyal medyalar patlamasının sonuçlarından biri herhalde. epey insanın hiç arkadaşı yok. bu kadar yalnızlık deliliğe sürükler.
zf. (Fars. rū “yüz” ve be- ekiyle rū-be-rū) Yüz yüze:
Ey Hayâlî çok çekerler gāziler gülbang-i hû / Sînesin eyler siper düşmâna karşı rûberû (Hayâlî).
Ebediyetle rûberû geliriz (Cenap Şahâbeddin).
Hakîkatte millî fikirle son iki senede rûberû geldik (Yahyâ Kemal).
İNDÎ
“Bence Beş Şehir, Tanpınar’ın zengin bir bilgi birikimine dayanarak yazmış olmasına rağmen, yer yer indî kanaatlerini de ifade ettiği, bütünüyle kendi poetik duyarlığını, hayallerini, yaşadığı devir hakkında açıkça ifade edemediği eleştirilerini, tarih, zaman ve şehir anlayışını yansıtan beş büyük denemeden oluşuyor. Evet, bir türden bahsetmek gerekirse, “deneme” derim ben.”
Beşir Ayvazoğlu
Herkesin kabul edeceği bir temele dayanmayan, sâdece bir kimsenin kendi kanâatına, kendi görüşüne göre olan: “İndî yorum.”
“Bu mütâlaaya mutlak bir mânâ isnat edilecek olursa o vakit tamâmen indî ve gülünç olur” (Fuat Köprülü).
“İndî bir tecrübede bana memleketin mânevî bir safhası göründü” (Yahyâ Kemal
ŞENÎ
“Trump bu kuralların her zaman ABD çıkarlarına uymadığı noktasından hareketle sistemi alt üst etti ve sadece güçlülerin hakimiyetine dayalı şeni bir ilişki modeli ortaya çıkardı. “
sıf. (Ar. şenā‘at “çirkin ve kötü olmak”tan şenі‘)
Demek ki ettiğin cinâyeti müdriksin / Demek ki hayvandan şenî nev’-i mühliksin (Abdülhak Hâmit).
“Bu ne kadar şenî bir cinâyetti” (Ömer Seyfeddin).
BERHAVA – BERHEVÂ
“Nerede ise 80 yıl boyunca kademeli olarak ve büyük ölçüde ABD’nin önderliğinde oluşturulan bu sistem birkaç hafta içinde berhava edildi.”
. (Fars. ber- “üzere” ve Ar. hevā’ ile ber-hevā’ > berhavā) Havaya gitmiş, uçmuş, kaybolmuş.
ѻ Berhava etmek:
1. Patlayıcı bir madde ile havaya uçurmak: “Köprüyü berhava etmeye karar verdiler.”
Berhava olmak:
KAVLÎ
(Ar. ḳavl “söz” ve nispet eki -і ile ḳavlі)
İŞTİYAK
(Ar. şevḳ “arzulamak”tan iştiyāḳ) Büyük arzu duyma, özleme, özleyiş: Magda asabî bir iştiyakla kocasının beline sarıldı (Ömer Seyfeddin). Bu hasret bende geçen yaz deniz iştiyâkıyle başladı (Rûşen E. Ünaydın).
İştiyak duymak: (Bir şeye karşı) Büyük arzu duymak, çok özlemek: Tevekkeli Enderunlu Vâsıf bu günlere, bu saatlere, bu demlere nasıl bir iştiyak duymuş olmalı ki, “Bahrin bu şeb emvâc-ı safâ aştı boyundan / Vâsıf gidelim Göksu’ya İstinye Koyu’ndan” dememiş (Sâmiha Ayverdi).
MUÂŞERET
Zîra insan nâs ile muâşerete ve onlar ile dostluk dâiresinde yaşamaya mecburdur (Ahmet A. Konuk).
Yed
Yedullah: “Allah’ın eli” mec. Allah’ın her yere erişen gücü: Sükût nedir ağzımı açmam bile / Hâke atıldımsa yedullah ile (Muallim Nâci).
DÛRÂDUR
Paris, o duradur mahşer şehri
Âtıl sisler ve bulutlar dûrâdur ufku sarar (Enis B. Koryürek).
2. Uzun uzadıya:
işret
İçki içme, içki: Elde fırsat var iken gel beri işret edelim (Bâkî’den). Ol gün sabahtan akşama dek işret meclisi olup ertesi göçüldü (Kâtip Çelebi’den Seç.)
Fehvâsınca
Sahiplenmemenin yeterli olacağını düşündü, olmadı, “sükut ikrardan gelir” fehvasınca o adamın hiç bıkmadan ve yorulmadan atmaya çalıştığı çamurlardan sorumlu tutuldu.
zf. Gereğince, … sözü gereğince:
Bunlara benzer sözleri, kişi bilmediğine düşmandır fehvâsınca darbımesel ederdi (Kâtip Çelebi’den Seç.).
Hayır hayır, “Bir hakîkat kalmasın âlemde Allahım nihan” fehvâsınca dırıltılar nihâyet bulmalı, sû-i tefehhümler izâle olunmalıdır (Fahri Celâl).
FEHVÂ = Anlam, mânâ